ŞARKICI

Müzeyyen çaktırmadan masadaki isim etiketlerini kolaçan etti. Behice Hanım kendini ve kocasını kralın iki yanına yerleştirmişti. Tevfik Beyin adı masanın diğer ucundaydı. Ürdün kralıyla yakınlığı olmasa davet bile etmezlerdi ya… Müzeyyen etiketler arasında kendi adını görmeyi hayal etti. Kadınlar isimsiz birer kuklaydı, bu hariciye denilen dünyada. Büfe raflarına yerleştirilmiş süs eşyaları gibi kımıldamadan duruyorlardı koltuklarında. Şöyle zarif otur, böyle boş konulardan söz et. Belvü Gazinosu’ndaki lambalı afişlerini özledi. Sahnede olmak vardı şimdi. Ah ulan, aşkın gözü çıksın. İkinci kez Ankara’ya mahkûm oluyordu aşk yüzünden. Yutkundu, saçını düzeltti. Kocasını yanında istedi. Gelse şöyle, gözlerinin içine baksa, gümüş bıyıklarının altından şeker tadında gülse… Yok tabii, nerde… Kralla birlikte İngiltere büyükelçisiyle konuşuyor harıl harıl. Sanki dünyayı kurtaracaklar. Pencerenin önünde yalnız kaldı Müzeyyen. Yüzünü Ankara’ya döndü. Aşağıda şehrin ışıkları… Kaçıncı kattayız? Üç olmalı. Yine mi üç!

Durduk yere Esat’taki evi hatırladı. Ercüment denilen zibidinin peşinden kalk gel Ankara’ya. Ah deli Müzo, futbolcudan koca mı olur insana? Bir de anasına kızıp kendini pencereden atıverdin.  Meleklerin olmasa çoktan boylamıştın tahtalı köyü. Melekler değil, anan korudu seni. Garip anan, Göközlü köyünün meşhur ağıtçısı Zehra…

Garson ortalıkta dolanıyordu. Yanına gelince gümüş tepsidekilerin Fransız peynirleri olduğunu fark etti. “Peh,” dedi sadece kendinin duyacağı şekilde. Garson haklısınız dedi gözleriyle. Kenardaki yeşil zeytinlerden bir tane aldı. Kendiliğinden küçük parmağına gülümsedi. Kibar Müzom benim. Votka limondan içip zeytini ağzına attı. Limon tuzunun kekremsi tadı damağıyla birlikte yüzünü de buruşturdu. Tevfik Bey’le göz göze geldiler. Fazla kaçırma diye uyarıyordu. Gel de sen içme…  İçinden şarkı söylemeye başladı.

Bursa’nın ufak tefek taşları…

Yeniden pencereye dönüp eski bir anıyı canlandırdı zihninde. Anasıyla şarkı söylediği kına gecelerinden birine götürdü küçük Müzo’yu. Köyün dam denilen ahırlarından birindeler. Gaz lambalarının cılız ışığında anasıyla beraber göbek atıyor. Şaştım Ayşe’nin elinde darbuka, Karabacakların Huri def çalıyor…

Kalem olmuş, o yârimin kaşları… Kalem olmuş…

Ertesi sabah kekeme uyanacak. Nazara geldi besbelli. Çok göbek attı o gece. Her sefanın bir cefası olması gerektiğini o gün öğrendi Müzeyyen.

“Merhaba… Ne güzel bir akşam değil mi?”

Hayır efendim, berbat bir akşam. İngiltere sefiresi Victoria’ydı konuşan. Elinde şarap kadehi, ikinci dünya savaşından kalma eldivenleri ve başından hiç eksik etmediği yapma çiçekleriyle Safiye Ayla’nın annesine benziyordu kadın. Safiye yetimhanede yetişmiş ama analığı olaydı, buna benzerdi herhalde. Kadın rahat anlasın diye yavaş yavaş konuşmaya özen gösterdi. Dikkat ettikçe kör olasıca kekemeliği nüksetti durduk yere.

“Teşekkür e… derim efendim. Siz… sizleri sormalı.”

“Şarkıcı olduğunuzu söyledi Behice Hanım. Ne söylüyorsunuz?”

Kesin hindi suratlı göndermişti yaşlı kadını. Kadıncağız zar zor konuştukça onun dili de tutuldu sanki. Takılma Müzom, salla gitsin.

“Şarkı…”

Yaşlı kadın anlayamayınca, açıkladı Müzeyyen.

“Şakıcıyım ya, şarkı söylüyorum işte.”

Sonra bastı o meşhur kahkahalarından birini. İngiliz sefiresi gülümsedi yalnızca. Şarap alması gerektiğini söyleyerek uzaklaştı yanından.

Bir omuzdan, bir omuza saçları…

Gözünün ucuyla olanları izleyen Tevfik Bey kraldan özür dileyip yanına geldi. Ona doğru yürürken yüzündeki ifade değişmiş, sefir bakışları yumuşamış, sevgiyle aydınlanmıştı. Sevgiliden çok baba şefkatiyle konuştu.

“Niye kıs kıs gülüyorsun… Bir işler karıştırdın yine değil mi?”

Müzeyyen omuz silkti.

“Yok vallahi… Ne okuyorsun diye sordu, şarkı dedim. Bozuldu.”

Tevfik Bey elini tutunca etrafındaki her şey, herkes kayboldu. Ziya Enişte’yle el ele yürüyorlardı Koza Han’da. Mor atlas seçmişti Müzeyyen, top top kumaşların içinden.

“Aferin benim kızıma. Süslü olacaksın sen. Boşuna Müzeyyen demedim ben sana. Senin hikmetin etrafına güzellik saçmak… Sen güzel oldukça, güzelleşecek bu dünya…”

Tevfik Bey votka bardağını alıp kenara koydu.

“Söyleseydin ya, dünyaca ünlü bir ses sanatkârı olduğunu.”

“Aman sen de… Elin kokanasına anlatmaya çalışsam ne olacak. İlgilendiğinden değil, ayıp olmasın diye sordu zaten.”

“Benim kralın yanına dönmem lazım şimdi. Uslu çocuk ol. Karıştırma ortalığı.”

Müzeyyen muzip bakışlı gözlerinden birini kırptı.

“Garanti edemem.”

Tevfik Hamza elini bırakmadan önce yanağına bir öpücük kondurdu. Müzeyyen ağlayacak gibi oldu durduk yere. Annesi onu bırakıp da teyzesinin yanına gittiğinde içini saran kara boşluk geldi üzerine…

On bir yaşında… Babaannesinin cebinden çaldığı Arap harfli bankınot elinde… Kaç paraydı acaba? Arada kopuk hatıralar… Çekirge’den Bursa’ya gelişini anımsamıyor. Yalova’dan vapura binişi. Denizin uçsuz bucaksız maviliği karşısında içini saran sevinç. Kendini çok güçlü hissederken patlayan fırtına. Kadınlar çığlıklar atarken, camlar zangırdarken gürültüyle, bir kenarda derdest oluşu… Annesinin şarkısına sarılışı, can simidi yerine…

Al beni… Esmer güzeli yârimle… Kol kola gezelim…

“Ah pardon Müzeyyen Hanım, istemeden şarap döktüm elbisenize.”

Kucağında büyüyen lekeye baktı. Paris’ten binbir zorlukla getirdiği payetli elbisesinin beyazlığında kırmızı, kan gibi bir leke inadına büyüyordu. Hindi suratlının bunu özellikle yaptığını biliyordu. Nefret ediyordu hepsi ondan. Suudiler, Türkler, İngilizler… Birileri bir şartname yazmıştı bir yerlere. Büyükelçi eşi şöyle olmalıdır, sefire böyle davranmalıdır. Kutu bebekleri şaşkın şaşkın bakınıyor dünyaya. Buzhane balığı misali donuk gözleri hepsinin… Öfkesi diri tutuyor Behice’yi. O da fırında unutulmuş hindi dolması… Kazablanka’nın yılbaşı mönüsü… İnadına yaşamak lazım be Müzo, inadına eğlenmeli bu hayatla…

“Ne önemi var efendim. Namus lekesi değil ya, sileriz geçer.”

Keşke şu elini savurmasaydın. Kadının yüzüne şaplak gibi indi. Aman sen de… Şükretsin tüylerini yolmadığıma…

Behice Hanım vazgeçecek gibi değildi. Kalemle çizilmiş sağ kaşını kaldırdı.

“Bir şarkıcının ahlak dersi vermesi ne kadar da talihsiz değil mi?”

Bak, bak, bak…  Köprülü ailesine gelin gitti diye valide sultan sanıyor bu hatun kendini! Cumhuriyet ilan edileli koskoca otuz yıl oldu, hu huu!

“Ben işimi yapıyor, ekmeğimi kazanıyorum Behice Hanım. Başkaları gibi kocamdan sadaka dilenmiyorum. Siz namussuzluk diyebilirsiniz ama dilencilikten çok daha şerefli bir hayat yaşadığım aşikâr.”

Müzeyyen zaferinden memnun, yine çarpık gülümsemesini yerleştirdi yüzüne. Tek kaşını kaldırıp rakibesini taklit etti. Behice Hanım sinirlenmeye başlıyordu. Zaten bu seviyesiz kadının katıldığı her resepsiyon seviyesiz bir hâl alıyor, mahalle kavgasıyla bitiriyordu.

“Gazetelerde okuduk geçen gün Müzeyyen Hanım. Altı koca bavul giysi getirmişsiniz Paris’ten. Artık kaçakçılığa da başladınız zahir.”

“Onlar benim sahne kıyafetlerim. Vergilerini ödemeye hazırdım. Beyanatlarını kendim verdim…”

“O zaman ne diye Suudi Büyükelçiliğinin malıdır diye açıklama yaptınız?”

“Ben öyle bir açıklama yapmadım. Siz de biliyorsunuz, büyükelçiliğin baskıları yüzünden el kondu valizlerime.”

“O zaman siz de bizim gibi Nebahat’e diktirin kıyafetlerinizi. Ne işiniz var Parislerde?

Üzerindeki entarisi bir şeye benzese bari. Bu kıyafetle değil Paris’te konsere, İstanbul’da pavyona bile almazlar seni.

“Konserim vardı efendim. Lido Gazinosu ara ara konser talep ediyor. Sıklıkla gidip geliyorum.”

“Hahah… Beynelmilel çalışıyorsunuz, öyle mi?”

Bir anda kan tepesine çıkıverdi. Dudakları kasıldı, kekeleyecekti yine. Biraz önce kocasının kenara bıraktığı bardağı aldı, avucunda sıkarak dudak kaslarına odaklandı.

“Ha… yır, e… fendim… Ben ülkemi temsil ediyorum.”

Derin bir nefes alıp çenesini yukarıya kaldırdı.

“Bütün dünyaya Türkiye Cumhuriyeti’nin başı dik kadınlarını takdim ediyorum.”

Behice Köprülü kekelediğini fark etmişti. Sıra son küçük ısırığa gelmişti. Sesini inceltip gözlerini kıstı.

“Size ihtiyacımız yok. O işi biz… Hariciyeci eşleri olarak layıkıyla yapıyoruz.”

Müzeyyen burnundan soluyordu. Ağzına gelen sözleri yutmaya çalışırken Ürdün Kralı Hüseyin yanlarına geldi. Behice Hanım kendince reverans yaptı. Yeni yumurtlayan bir hindiye benziyordu. Seyircisini selamlarken yaptığı gibi hafifçe başını eğdi. Kral gözlerinin içine bakarak konuştu.

“Hanımlar nasılsınız bakalım? Nedir bu hararetli sohbetin konusu? Biz erkekleri ilgilendiren bir konudur umarım.”

Behice’nin kaşı kalktı yine. “Müzeyyen Hanım’ın sahne hayatından konuşuyorduk. Kendisi sefire olmadan önce şarkıcıydı ama artık bıraktı.”

Kral gözlerini kaçırmadı. Bakışlarında şefkat ve hayranlık vardı. “Müziği bıraktınız mı? Bunu duyduğuma çok üzüldüğümü ifade etmek isterim. Ama olsun, sizi mutlu görmek bizim için kâfi. Bundan böyle eski plaklarınızla idare ederiz.”

Behice Hanım, ayakkabısı çiçek işlemeli eteğinin ucuna takılınca sendeledi.

“Aman haşmetmeap, siz Müzeyyen Senar şarkıları mı dinliyorsunuz?”

“Elbette… Babamın bozulan ruh sağlığının tek ilacı Müzeyyen Hanım’ın şarkılarıdır. Onun plaklarını dinleyince sakinler.”

Tevfik Hamza yanlarına gelip elini Müzeyyen’in omzuna attı.

“Majesteleri babanızı çok iyi anlayabiliyorum. Müzeyyen Hanım’ın sesi biz Suudiler için de huzur kaynağıdır.” Boşta kalan eliyle masayı işaret etti. Topluca yerlerine geçtiler.

Müzeyyen oturunca hemen peçeteye uzandı. Göz yaşlarına engel olmak için dudaklarını ısırdı. Şu lanet olasıca duygusallığı! Gözünün ucunu silerken kocasına baktı. Ulan herif, seviyorum ben seni! Yemekte ne içeceğini soran garsona rakı istediğini söyledi. Garson şaşırıp masanın diğer ucundaki Behice Hanım’a baktı.

“Atamızın içkisidir. Hatırlayalım kendisini…”

Birkaç dakika sonra bardağından büyük bir yudum aldığında keyfi yerine geldi. Sol yanında İngiliz sefiresinin oturduğunu o zaman anladı. Viktoria Hanım soran gözlerle onu izliyordu.

“Ben de aynısından alabilir miyim?”

Behice Hanım iğrenerek bakıyordu ama ses çıkaramadı. Sefire bardağını tokuştururken “cheers” dedi. Müzeyyen eli havadayken kralın kendini gülümseyerek izlediğini gördü. Kadehini ona doğru uzatıp, başıyla selam verdi.  Safiye’nin annesi rakının sertliğinden zorlanmış görünüyordu ama kadehi elinden bırakmadı.

“Eee… Müzeyyen Hanım ne türden şarkılar söylüyorsunuz?”

Müzeyyen’in gözleri uzaklara daldı. Sahnede olmayı, radyoda şarkı söylemeyi çok özlemişti.

“Ben şarkı söylemiyorum efendim, güftenin hikâyesini anlatıyorum.”

İngiliz sefire yine anlamamıştı. Ama Ürdün kralı Hüseyin hüzünlendiğini farkındaydı. Tabağının kenarına bıçağının ucuyla iki kere vurdu. Masada sessizlik sağlanınca ayağa kalktı.

“Müzeyyen Hanım münasip bulduğunuz bir vakitte masamızı bir şarkınızla taçlandırır mısınız?”

Gece biterken Behice Hanım ve eşi Fuat Köprülü dışında herkes Müzeyyen’in söylediği şarkının ritmiyle alkış tutuyordu.

Bursa’nın ufak tefek taşları… Kalem olmuş o yârimin kaşları…

Shares:

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir