“Meselem insan olmakla ilgili”
ENGİN KÜKRER
1980 yılında Eskişehir’de doğdu. Bursa Işıklar Askerî Lisesi ve Kara Harp Okulu’nda öğrenim gördü. Anadolu Üniversitesi’nde farklı alanlarda lisans ve yüksek lisans eğitimlerini tamamladı; hâlen aynı üniversitede muhasebe alanında doktora çalışmalarını sürdürmektedir. Eskişehir’de bir kamu kurumunda iç denetçi olarak görev yapan Kükrer, aynı zamanda Eskişehir Toplum Sanat Derneği yönetim kurulu üyesi ve ETOS Dergi’nin genel yayın yönetmenidir.
Çeşitli öykü yarışmalarında ödüller kazanan yazarın Babamın Kalbini Kim Çaldı ve Kulübedekiler adlı öykü kitapları bulunmaktadır.
Eskişehir’de yaşayan yazar Engin Kükrer, öykülerinde susan, bekleyen ve dünyanın gürültüsü karşısında içe çekilen karakterleri anlatıyor. Akademik hayatını muhasebe alanında sürdürürken edebiyatla kurduğu güçlü bağ, yarışmalarda aldığı ödüller ve iki öykü kitabıyla dikkat çekiyor. Aynur Dervişoğlu, Kükrer’le yazarlık serüvenini, öykülerindeki toplumsal damarları ve ikinci kitabı Kulübedekiler’i konuştu.
Sevgili Engin hoş geldin. Seni tanımayan takipçilerimiz için bize biraz kendinden, gündelik yaşamından, işinden gücünden bahseder misin?
Tabii kısaca bahsedeyim. 1980 Eskişehir doğumluyum. İlk ve ortaöğrenimimi Eskişehir’de tamamladıktan sonra gurbet yolculuğum başladı. Liseyi Bursa Işıklar Askeri Lisesi’nde; üniversiteyi Ankara’da, Kara Harp Okulu’nda okudum. Bunun dışında Anadolu Üniversitesi Yerel Yönetimler ve Adalet bölümlerinde ön lisans, aynı üniversitenin Maliye ve Halkla İlişkiler ve Reklamcılık bölümlerinde lisans eğitimi aldım. 2020 yılında Muhasebe alanında yüksek lisansımı tamamladığım Anadolu Üniversitesi’nde Muhasebe alanında doktora çalışmalarımı sürdürüyorum.
Eskişehir’de bir kamu kurumunda iç denetçi olarak görev yapıyorum. İyi bir Eskişehirspor taraftarı ve kulüp delegesiyim. Eskişehir Toplum Sanat Derneği’nde Yönetim Kurulu üyesiyim. Ayrıca derneğin dergisi olan ETOS Dergi’nin genel yayın yönetmenliği ile okuma kulübünün yürütücülüğünü sürdürüyorum. Uluslararası Öykü Günleri Derneği, Edebiyat Dostları Derneği ve YAZAK, üyesi olduğum edebiyatla ilgili diğer dernekler. Kitap okumak ve edebiyatın neredeyse her alanında yazmak hayattaki en temel uğraşım.
Kısacası “işim” iç denetçilik, “gücüm” edebiyat…
Yazarlık serüvenin akademik bir alanda (muhasebe doktorası) ilerlerken şekilleniyor. Bu iki disiplinin, analitik olanla edebî olanın, birbirini nasıl etkilediğini düşünüyorsun?
Dilerim bu soruya cevabımı akademideki tez hocalarım okumaz. Akademik kariyer ile edebiyatı bir arada yürütmek inanın fazlasıyla zor. Buna bir de çalışma hayatı ve aile yaşamından gelen sorumlulukları eklerseniz bazen nefes almakta bile zorlanıyorum. Durum böyle olunca ister istemez bir yeri ihmal etmek zorunda kalıyorsunuz. Şimdiye kadar “edebi” olanın peşinden gidip, “analitik” düşünmeyerek doktoramı biraz ihmal ettim. Ancak bu sene mezun olmak için son senem ve doktoramı artık tamamlamak istiyorum. Ama gördüğünüz gibi tez yazmak yerine oturup söyleşi sorularını cevaplıyorum. Üstelik bunu hiç tereddüt etmeden, keyifle yapıyorum.
Yaşamla ilgili ‘meselen’ nedir diye sorsam?
Öykü yazarken genelde bende iz bırakan, beni rahatsız eden, canımı acıtan konuları yazmayı tercih ediyorum. Belki canımı acıtan konularda birileri yazdıklarımı okursa zamanla bir farkındalık oluşur hayaliyle yazıyorum. Meselem daha çok insanlıkla, insan olmakla ilgili…
Seni yazmaya teşvik eden bir olay oldu mu? Ya da yazmalısın diyen biri?
Beni yazmaya teşvik eden en büyük güç sanırım iç sesim. Büyük usta Sait Faik’in “Yazmasam deli olacaktım,” dediği yerde görüyorum kendimi. Haksızlığın, emek gaspının, zulmün kol gezdiği bir dünyada genelde canımı acıtan olayları yazıp biraz olsun rahatlıyorum diyebilirim.
İlhama mı inanıyorsun yoksa edebiyat metninin bir işçilik ürünü olduğunu mu düşünüyorsun?
İlhama inanmakla birlikte onu beklemenin bir hata olduğunu düşünenlerdenim. Bence yazar her şeyden önce hep yolda olmalı, o gün bir şey yazamasa bile o koltuğa mutlaka oturmalı. Bu yüzden ilhamdan daha değerli bir şey varsa o da çalışmak ve bu gayreti sürekli kılabilmektir. Yazmak eyleminde motivasyon önemlidir, ancak daha önemli olan ve sizi başarıya götüren faktör disiplindir.
Metinlerin işçilik ürünü olması meselesine gelince elbette edebiyatın da bir matematiği, bir estetiği var. Aksi takdirde yazdığınız en dişe dokunur konu dahi yavan bir anlatının önüne geçemez. Sevdiğiniz herhangi bir eseri detaylıca inceleyin, mükemmel bir dil işçiliğinin ürünü olduğunu rahatlıkla görebilirsiniz.
Bugünkü bakış açınla ilk yazılarını nasıl değerlendiriyorsun?
Can Yücel’e mi yoksa Ali Poyrazoğlu’na mı ait olduğu tartışmalı çok sevdiğim bir şiir var. Orada şair 20, 35 ve 40 yaşındaki kendisiyle birlikte bir içki sofrasına oturuyor. Bir süre sonra sofradaki “ben”leri birbirleriyle anlaşamayarak kavgaya tutuşuyor. Şair de “Bende kabahat. Ne çağırıyorsun tanımadığın adamları evine,” diye şiiri bitiriyor. Ben de size “Ne diye soruyorsunuz tanımadığım insanları bana?” diyerek küçük bir ironiyle soruyu cevaplayayım. Tabii şaka bir yana bizi bugünkü biz yapan geçmişte yaptıklarımızdır. Bazılarını halen çok seviyorum, bazılarını acemice buluyorum.
Yaratıcılık sürecin nasıl başlar? Olmazsa olmazların var mı? Kurşun kalemle yazmak, ayakta yazmak, gece yazmak gibi.
Yazarken en çok ihtiyaç duyduğum iki şey var: Bunlar sessizlik ve yalnızlık… Bunu sağlayabildiğim her yerde yazabilirim, belirli bir ritüelim yok.
Öykü türünü tercih etmenin özel bir nedeni var mı? Şiir ve deneme de yazarken öyküde seni tutan şey ne oldu?
Aslında ben öyküyü tercih etmedim, öykü beni tercih etti. Şiir geçmişim 14 yaşıma kadar uzansa da, öyküye geçişim pandemi ile oldu. O dönemde kendimi denemek için katıldığım iki yarışmadan derece gelince, öyküyle daha ciddi olarak ilgilenmeye başladım. Sonrasında bu başarıların devamı geldi ve bir anda kendimi öykücü olarak buldum. Şiir ilk aşkım, öyküyü de yolda sevdim diyebilirim.
Yarışmalarda kazandığın çok sayıda ödül yazma motivasyonunu olumlu yönde etkiledi diyebilir miyiz?
Yazın geçmişim liseye dayansa da yazdıklarımı açıkçası dostlarım hariç başkalarıyla paylaşmaktan pek hoşlanmıyordum. Fakat yıllar geçtikçe yakın arkadaşlarımla ailemin teşviki ve isteğiyle yazdıklarımı paylaşmaya karar verdim. Pandemi döneminde Eskişehir Odunpazarı Belediyesinin düzenlediği Git Artık 2020 Mizahi Düz Yazı Yarışmasına “Yılın Röportajı” adlı bir öykümle katıldım. Öyküm burada birinci olunca bu bana büyük bir cesaret verdi. Diğer yarışmaları araştırmaya başladım. O günlerde sanıyordum ki her yarışmada birinci olacağım. Ancak öyle bir şey olmadı tabii. Yine de yarışmalardan dişe dokunur sayıda ödül ve derece almayı başardım.
Yarışmalar camianın içinde kendimi kabul ettirebilmek adına bana güçlü bir dayanak oldu. Kısa zamanda önemli yol kat ettiğime inanıyorum. Aynı zamanda yarışmacı ruh; insana araştırma, gelişim ve yenilenme kapılarını açarak onun yaratıcılığını besliyor. Daha iyisini yazmanız için sizi tetikliyor adeta. Fakat bana göre yarışmalar ne bir başlangıç ne de bir bitiş… Hele ki bir amaç asla değil. Yarışmalar sadece, çıkılan edebiyat yolculuğunda süratli gidebilmenizi sağlayan bir araçtan ibaret, yolun kendisi değil. Dileyen kullanır bu aracı, dileyen kullanmaz. Ben yola geç (40 yaşından sonra) koyulduğum için zaman kazanmak amacıyla bu aracı kullanmak zorunda kaldım diyelim.
Öykücülükte kendini yakın hissettiğin bir alt tür var mı? Tarzını nasıl tarif edersin?
Türk edebiyatında çok değerli öykücülerimiz var. Ancak öykücülüğümüzün beslendiği iki ana damar var, bunlardan birisi Sait Faik, diğeri ise Sabahattin Ali… İki ustaya da büyük saygı duymakla birlikte ben kendimi Sabahattin Ali tarafında görüyorum. Toplumcu gerçekçiliğe tarzımın daha yakın olduğunu düşünüyorum.
Yarışmalar ve dergilerle örülmüş uzun bir yazma pratiğin var. Bugünden geriye baktığında “ben yazar oldum” dediğin bir eşik anı hatırlıyor musun?
Özellikle bazı yazdığım öyküleri ya da şiirleri daha sonra okuduğumda “Bunu ben mi yazdım?” dediğim oldu. Ancak “Ben yazar oldum,” cümlesini ne iç ne de dış sesim asla kullanmadı. Yazarlık yolculuğunu gökkuşağının peşinde koşmak gibi görüyorum. Hiçbir zaman ona tam olarak ulaşamazsınız. Bu yolda öğrenmenin sonu yok bence, olmamalı.
Bugünün edebiyat ortamında öykünün yeri hakkında ne düşünüyorsun? Sence öykü yeterince ciddiye alınıyor mu?
Günümüz dünyasında geçmişe oranla öykünün öneminin arttığını düşünüyorum. Bunu da Cortazar’ın bir sözüyle açıklayayım. Ünlü yazar edebiyatı bir boks maçına benzetir ve şöyle der: “Roman maçı sayıyla, öyküyse nakavtla kazanır.” Sanırım günümüz insanı da edebi bir eser okurken nakavt olmayı daha çok seviyor, maçı sayıyla kaybedecek zamanı pek yok. Yine de kitap okuma oranlarının böylesine düşük olduğu, her şeyin hızlı tüketildiği ve yarış atı gibi oradan oraya koşuşturduğumuz bir ortamda öykünün hak ettiği yere ulaşamadığına inanıyorum.
İkinci öykü kitabın “Kulübedekiler” okurlarıyla buluşalı neredeyse bir yıl oldu. Nasıl geçti bu süre? Neler yaşadın? Okuyucularının tepkisi nasıldı?
O kadar oldu mu ya, daha dün gibi! Kendi adını taşıyan bir kitabı raflarda görmek tabii ki heyecan verici bir duygu. Özellikle kitabın daha bir yıl bile dolmadan ikinci baskıya ulaşması beni çok mutlu etti. Hem sosyal medyada hem de söyleşilerde okurlarımdan güzel tepkiler alıyorum. Bu da beni gelecek adına oldukça motive ediyor.
Öykülerinde sık sık susan, bekleyen, seyreden karakterlerle karşılaşıyoruz. Sence çağımızın en büyük trajedisi konuşamamak mı, yoksa konuşmanın işe yaramayacağını bilmek mi?
Sorunuz aklıma Fuzuli’nin “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil” sözünü getirdi. Sanırım günümüzde insanlar çoğunlukla “Söylesem tesiri yok,” tarafında kalıp konuşmamayı tercih ediyor. Bense “Sussam gönül razı değil,” seçeneğine yoğunlaşıp canımı sıkan konuları metne dökmeyi seviyorum. Anlık iletişim araçlarının böylesine yoğun kullanıldığı bir çağda, insanlık tezat bir şekilde en büyük iletişimsizliği ve bunun getirdiği yalnızlığı yaşıyor. Ben de yaşadığımız dünyaya ayna tutarak bunun yansımalarını yazmayı sevdiğim için; öykülerimde susan, bekleyen ve seyreden insanlarla sıklıkla karşılaşıyorsunuz.
“Beyaz Güvercin” ve “Tahterevalli” gibi öykülerde politik alegori oldukça belirgin. Edebiyatta politik olmayı nasıl tanımlıyorsun?
Açıkçası iki öyküyü de yazarken politik bir eser yazayım diye hiç düşünmedim. Bana göre bu iki öykü de politik olmaktan ziyade dünya düzenine eleştiri getiren toplumsal nitelikli eserler. Sanatın doğasında bunun olduğunu düşünüyorum. Nerede bir bozuk düzen ya da yanlış uygulama varsa edebiyat ile uğraşanlar bunu çarpıcı bir şekilde dile getirmeli. Ahmet Arif’in dediği gibi “Nerede bir can ölse/Oralı olur yüreğim, olmalı zaten/Olmazsa, insan olmaz yüreğim.” İşte yazar da politik görüşünden bağımsız olarak nerede bir yanlışlık görse “oralı” olmalı bence. Bize dokunmayan yılanlar da bin yıl yaşamamalı.
“Çiçeklerin Aradığı Adam”da ev giderek büyürken karakterin iç dünyası daralıyor. Bu öyküde mekânın karakteri yutması bilinçli bir metafor mu?
Yazarken insan içten içe de anlaşılmayı istiyor. Bu soru için teşekkür ederim, çünkü bu öyküde beni anladığınızı düşünüyorum. Evet, bu öyküyü tasarlarken genişleyen eve ve artan çiçeklere tezat bir şekilde karakterin iç dünyasının daralmasını okura göstermeyi hedeflemiştim. Bunu da özellikle çiçekler gibi herkesin zararsız ve faydalı gördüğü bir obje üzerinden yapmak istedim. Kapitalizmin bizi sürekli tüketmeye/satın almaya teşvik eden etkisiyle birçoğumuz hobi olarak gördüğümüz işlerde bile aşırıya kaçmaktan kendimizi alıkoyamıyoruz. Bunun sonucunda da söylediğiniz gibi iç dünyamız gitgide daralıyor ve sonunda masum görünen doyumsuzluğumuz adeta bizi yutuyor.
Metinlerinde şiirsel bir yoğunluk, yer yer masalsı, yer yer sert bir anlatım var. Dil senin için ne zaman “yeterli” oluyor?
Anlatım türleri bir nevi yazarın alet çantasındaki önemli bir araçtır. Yazar, öyküye uygun nitelikte anlatım türünü seçerse okurda bırakmak istediği etkiyi daha kolay bırakabilir. Mesela duygusal yoğunluğu yüksek ve kısa bir metinle bunu yapmak istiyorsanız bana göre en iyi araç şiirsel bir dildir. “Kâğıt Uçak” öykümdeki şiirsel dili buna örnek olarak verebilirim. Ankara’daki “Savaşa Karşı Barış” temalı bir etkinlik için benden küçürek bir öykü istenmişti. Aklıma şair Mahmut Derviş’in “Şiir, savaş uçağı düşüremez ama pilotun kafasını karıştırabilir,” sözü geldi. Ben de çeşitli şiirlerden alıntıları metne gizleyerek kâğıttan bir uçak yapıp onu savaşın üzerine bırakıverdim. Tabii ki uçağımın pilotu Nazım Hikmet’ti.
Dil benim için ne zaman yeterli oluyor kısmına kısaca şöyle cevap verebilirim: Hiçbir zaman! Yazdığım metinlerin genelde en az 30-40 kez üzerinden geçerim. Hatta yayınlanan öykülerimi bile piyasadan toplatıp bazı yerlerini yeniden yazıp öyle paylaşasım geliyor. Fakat anladım ki bir noktadan sonra da metinle vedalaşmak gerekiyor. Bunun bir sonu yok çünkü.
Okuru açıklamayla değil sezgiyle ilerlemeye zorlayan boşluklar bırakıyorsun. Okurun metne müdahil olmasını bilinçli olarak mı istiyorsun?
Evet, o boşlukları bilerek bırakıyorum, özellikle de metnin final bölümünde… İstiyorum ki öyküm bittikten sonra da kahramanım okurun hayal dünyasında ilerlemeye ve yaşamaya devam etsin. İlk kitabım Babamın Kalbini Kim Çaldı’nın arka kapak yazısında o zamanki editörüm şöyle bir cümle kullanmıştı: “Ancak öykülerin sonunda okur, rahatsız edici bir sessizlikle baş başa kalıyor. Metin ise konuşmaya devam ediyor.”
Seviyorum böyle yapmayı, gününüz okurunun da bunu sevdiğini düşünüyorum. En azından okur olarak ben, bu tür metinleri okumaktan hoşlanıyorum ve “Nasıl bulmak istiyorsan, öyle yaz,” diyorum:) Postmodernizm ile yaygınlaşan bir güzellik bence bu.
Kulübedekiler öyküsünde kulübenin neredeyse yaşayan bir varlık gibi kurulması, birey ile sistem ilişkisini mi imliyor?
Bu soruya kısmen evet diyebilirim, öykünün en derin katmanı söylediğiniz gibi birey ve sistem ilişkisi üzerinden kapitalist düzenin eleştirisi. Fakat bu öyküyü metaforlarından arındırarak -büyülü gerçekçi düzlemde- kendilerine baskı kuran ihtiyar kulübeden kaçmayı düşünen iki aşığın hikâyesi şeklinde okuyabilirsiniz. Diğer taraftan öyküdeki “Bener” ve “Arzu” karakterlerini odağa alarak Freudyen bir bakışla da Kulübedekiler’i çözümleyebilirsiniz. Ya da sizin gördüğünüz üzere epigraftaki Oğuz Atay göndermeme de dikkat ederek her karakterin ve nesnenin temsil ettiği sembolleri çözümleyerek okuyabilirsiniz. Kulübedekiler’i yazarken böyle üç katmanlı bir yapı oluşturmaya çalıştım.
“Kulübedekiler”i okuyan bir okurun metinden tek bir duyguyla ayrılmasını istesen bu ne olurdu?
Kitaptaki ilk öyküm Beyaz Güvercin’in sonundaki Sencer’in silahını kuşanıp evden dışarıya çıktığı duyguyu okura geçirerek kitabı kapatmasını isterdim herhalde.
Kırmızı Kalem Edebiyat çatısı altında yayımlanmak senin için ne ifade etti? Bu kitabın “doğru yerde” çıktığını düşünüyor musun?
Kırmızı Kalem Edebiyat benim için çok müstesna bir yerde. Kırmızı Kalem’in edebiyat atölyelerine katılarak yazarlık ve edebiyat hakkında çok değerli bilgiler edindim. Hatta şöyle ki kitaptaki öykülerimin bir kısmı bu atölyelerde bana verilen ödevlerdi. Kitabın da önsözünde bahsettiğim gibi dosyamı hiç düşünmeden, ilk ve tek olarak Kırmızı Kalem Edebiyat’a gönderdim. Onlar da güvenip dosyamı beni bekletmeden bastılar. Tabii ki doğru yerdeyim. Buradan Genel Yayın Yönetmenim Duygu Değirmenci’ye, Editörüm Deniz Çağlar’a ve Kırmızı Kalem’in tüm ekibine sevgilerimi gönderiyorum. Hepinizi çok seviyorum.
Kitabın yayımlanma süreci ile kişisel hayatında yaşadığın duygusal bir kaybın çakışması, kitabın anlamını senin için değiştirdi mi?
Kitabın çıkış hikâyesini ve benim için anlamını Kulübedekilerin önsözünde anlattım. Burada da biraz bahsedeyim. Çok sevdiğim ve edebiyata dair çok şey öğrendiğim Kırmızı Kalem Edebiyat’ın, yayınevi kurduğunu duyunca hiç düşünmeden ikinci öykü dosyamı sadece buraya gönderdim. Evet, bu dosya çıkacaksa Kırmızı Kalem’den çıkmalıydı. Dosyayı bilen ve üzerinde daha önce emek veren sevgili Duygu Değirmenci ile editörüm Deniz Çağlar da bu heyecanıma ortak oldular. Soğuk bir şubat günü Deniz, dosyamı basmak istediklerini söylemek için beni aradığında bir hastanenin acilindeydim. Aniden rahatsızlanan babaannemi apar topar hastaneye getirmiştik. Telefon kapandığı anda eşim yoğun bakımdan çıkıp babaannemin kalbinin durduğunu söyledi. Trajik bir rastlantı olarak onun son nefesi, bu kitabın ilk nefesi oldu. Ben de bu kitabı ortaokula kadar beni büyüten ve üzerimde büyük emeği olan babaannem ve dedeme adamaya karar verdim. Küçük yaşımda sevginin en güzel tonunu bana gösteren ve öğreten dedem Mustafa Kükrer ile babaannem Hikmet Kükrer’i buradan saygı, özlem ve minnetle anıyorum. Işıklar içinde uyusunlar…
Bu kitaptan sonra yazarlık yolculuğunda seni bekleyen yeni dosyalar, yeni temalar var mı?
Öncelikle devam eden doktoramı nihayetlendirmek istiyorum. İkinci sırada ilk ve ebedi aşkım şiir var. Şiirlerimi derleyip bir şiir kitabı çıkarmayı çok istiyorum. Üçüncü olarak mizah öyküleri yazmaya başladım. Bu öyküleri de toparlayıp bir mizah öykü kitabıyla okur karşısına çıkmayı arzu ediyorum. Bu alanda ülkemizde ciddi anlamda bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Özellikle Aziz Nesin’in ülkemizde açtığı toplumcu mizah yolundan ben de gitmek istiyorum. Bunun dışında “Yeme Zevki”, “Askerlik” ve “Kadın-Erkek” ilişkileri üzerine mizahi tarzda gözlemlere dayanan üç ayrı kitap çıkarma hayalim de var.
Ayrıca Zehirli Kalem Polisiye Öykü Yarışmaları’nda derece alan öykülerimi romana çevirmek gibi bir projem de var. Her ne kadar akademik bir hedefle sorunuzu cevaplamaya başlasam da devamında edebiyata dair hayallerim tüm sayfayı kapladı. Gücüm ve zamanım yettiğince bu hayallerin peşinden koşacağım.
Yazar olmak isteyenlere neler tavsiye edersin? Yazarlık atölyeleri hakkında ne düşünüyorsun?
Öncelikle iyi bir okur olmak önemli. Sadece kitapları değil etrafında olan biteni de iyi okuyabilmeli yazar. İyi görebilen bir göz, farkı sezebilen bir yürek, farklı düşünebilen bir beyin; bana göre yazarın en büyük yardımcılarıdır. Yazmak; zaman, emek ve devamlılık isteyen bir tutku ve anahtar kelimesi de “çok çalışmak”. Bu konuda kendimi her zaman bir öğrenci olarak görüyorum. Bence öğrenmenin sonu yok, olmamalı…
Edebiyat atölyeleri konusundaki düşüncem ise tıpkı her şeyde olduğu gibi yazma süreci de profesyonel bir destekle birlikte geliştirilebilir. Burada önemli olan kendine doğru bir kılavuz seçebilmektir. Bu bakımdan Kırmızı Kalem Edebiyat’ın atölyelerinin çok faydasını gördüm. Hatta fırsat buldukça da bu tip atölyelere katılıyorum.
Yazarlık yolculuğunda seni en çok etkileyen yerli ve yabancı yazarlar kimler oldu?
Bir kere bende Nazım Hikmet’in özel bir yeri var. Onu sevmeyi ve okumayı bırakın, birçok öykümde ya da şiirimde Nazım’a göz kırpmaya bayılıyorum. Bir öyküme onun bir şiirini yerleştirdiğimde bundan tarifsiz haz duyuyorum. Hatta ismi ve konusu Nazım Hikmet şiiri olan öyküm bile var.
Bunun dışında yerli yazarlardan Sabahattin Ali ve Yaşar Kemal, Aziz Nesin en çok etkilendiğim yazarlardır. Yabancı yazarlardan Maalouf, Zweig, Kafka ve Steinbeck favorilerim. Bunun dışında Noah Harari’nin kitaplarından da etkilendiğimi söyleyebilirim.
En son hangi kitapları okudun?
Söyleşimizin başında bahsettiğim gibi ETOS Okuma Kulübünün yürütücülüğünü yapıyorum. Orada seçilen kitaplar genelde, o ay okuma listemin en başına geçiyor. Kulüpte son olarak Aristophanes’in “Eşekarıları” adlı eserini misafir ettik. Bunun dışında Agota Kristof’un Üçlemesini (Büyük Defter, Kanıt, Üçüncü Yalan) bu ay okudum. Hatta seri hakkındaki değerlendirmemi Roman Kahramanları Dergisi’nin yeni sayısında okuyabilirsiniz. Müthiş bir üçlemeydi. Bunun dışında öykü seçkisi olarak “Herkesin Bir İzmir’i Var” kitabını okudum, beğendim.
Her ay evim olarak gördüğüm şiirle ilgili de kitap okumayı seviyorum. Son olarak yakın arkadaşlarım Gülşah Demirci’nin “Sövgü Tanığı” ile Efnan Ezenel’in “Martı Çıkmazı” adlı yeni çıkan şiir kitaplarını okudum. Onları da şiir sevenlere tavsiye ederim.
Böyle yoğun bir döneminde bizi kırmayıp, Taze Kitap & Yeni Yazar Söyleşileri’nde konuğumuz olduğun için çok teşekkürler. Doktora çalışmalarını en kısa zamanda başarıyla tamamlamanı diliyor, yeni edebi eserlerini konuşacağımız bir sonraki söyleşimizi heyecan ve sabırsızlıkla bekliyoruz.
Kendimi ailenin bir parçası olarak gördüğüm Kırmızı Kalem Edebiyat’a ve emek verip böyle güzel sorular hazırlayan siz, Aynur Dervişoğlu’na asıl ben teşekkür ederim. Edebiyatın ışığı üstümüzden hiç eksilmesin.
Aynur Dervişoğlu






